26 Eylül 2009 Cumartesi
-devam-
Kırca Ağarınca.

Levent Kırca halen debeleniyor, aynı mizah anlayışını Fox'da zombileştiriyor. Mavi Muammer ve Cevat Kelle noktasında kalmalıydı bence, nitekim çiğliğin sığlığın sınırlarını zorluyor. (nitekim de ne pis kelimedir. ) "Oğlum Gay mi ne?" diye bir skeci yayınlandı demin. Baba, anneye dert açıyor, oğlunun "kırıttığı"ndan, "kırık" konuştuğundan dem vurarak gay/nonoş/top olmasından şüphelendiğini söylüyor. Televizyonda bir sürü "top" görüp onlara özendiğini savunuyor. Bu üç niteleme bir kaç kere -idrakı zor derin bir espriymişçesine- vurgulanıyor, zaten skecin başlıca komedi unsuru bu. Kalanı da bildiğimiz "yaa yaa" " doğru doğru" tepkilerini uyandırmak, "güleriz ağlanacak halimize" civarında gezinen kaba bir güya-ironi zaten. Meğersem, genç (!) (adam kırkını geçti yahu) delikanlınn birçok kız arkadaşı varmış ama her buluştuklarında ya dayak yiyorlarmış ya kız saldırıya uğruyormuş birtakım ahlak zabıtası kılıklı zat tarafından. (Bu anaakım ahlakın öngördüğü ilişkiyi yaşamak bu kadar zorken, sırf sıfatını söylemenin gülünç olduğunun düşünüldüğü gaylerin yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu düşünecek seyirci sanıyorum Olacak O kadar Revival izlemiyordur.) Ahlakı korumak kimlere kaldı? tepkisinin beklentisi üzerine kurulu bu skeç, iki yüzlü ahlakın ve ahlakçılığın güzel bir örneğini vererek kastettiğinden bir seviye daha derin bir ironiye yol veriyor. Hâlâ kaba olan bir ironi. Her malzeme yoksunluğunda, her hayalgücü kabızlığında vodvil seviyesine düşmek, cinsel normatizm üzerine kurulu nonoş komedisine başvurmak, Fıkralarla Türkiye programının bile nadiren tercih ettiği bir seçenek artık. Kırca'nın -evde kendi kendine söyleyerek keyiflendiğini düşündüğüm- repliğiyle söyleyecek olursak : "Bizim komedyenimiz böyleyken biz daha çoooooooooookkk sürünürüz." Komedi kimlere kaldı yarabbi.
Mavi Muammer iyiydi.
5 Temmuz 2009 Pazar
güzelleme
Kaldırımların Dili Olmak
Şehir, hiç de masum olmayan bir yaşam birimi. Yaşamın, dünü unutturacak, bugüne « şükrettirecek » kadar kahpe olduğu bir sığınaktan ibaret sadece. Kişinin kendi belleğine bu denli nankörlük edebilmesi ancak kapitalizmin yaratıcı yıkımıyla, yani kendine yeni bir tezgah açmak için bir öncekini -ve dolayısıyla onun etrafında zorunlu olarak ya da hasbelkader oluşmuş tüm yaşayışları da- bir fiskeyle ezip geçmesiyle mümkün olabiliyor. Mekan ile belleğin arasındaki bağların bu kadar kolay koptuğu, kendi yaşadığımız evi, sokağı, mahalleyi tanıyamaz hale geldiğimiz tek şehir olmasa da en iğdiş edilmişi İstanbul belki de.
İnsanın kendi varoluşunu dayandırdığı bütün bir harita, kıytırık bir pazarlama taktiği için silinebiliyor. Olmamış, olmayacak bir şehrin bugün kurgulanıp nostaljisinin pazara çıkarılması; yaşayanlarının sürgüne gönderilmesi gündelikleşebiliyor. Mekan sürekli değişse de, mekan üzerindeki iktidar arayışı süreklilik teşkil ediyor. Simgelerin simgelerle çarpıştırılması uğruna, bir parkla bir minarenin, bir çarşıyla bir sitenin, bir tiyatro binasıyla kim bilir neyin karşı karşıya getirilmesi uğruna; binlerce yaşayış, binlerce varoluş, binlerce anı, binlerce imge itekleniveriyor. Kentin sahibi olan « biz » uyurken, bir takım kravatlı, kalın enseli adamlar benim bahçeme, benim sokağıma, evime tecavüz ediyor. Yürümek gibi gündelik ve doğal bir hareket, kolluk kuvvetleriyle didişmenin gerekeceği bir eyleme dömüşüyor, yaya ancak saydam ve sinik olduğu sürece kaldırımda adımlayabiliyor.
Tüm bu hezimet karşısında iş görebilecek, hem gözü hem dimağı doldurabilecek ve klasik-akademik ukalalığın ağzını tıkayıp gerçekten harekete geçebilecek bir savunma da var elbette. Kıyıda, köşede, hep geçmek zorunda olduğumuz bir sokağın kenarında, her sabah manevra yapılan bir kıvrımda hep birşeyler kendini bize dayatıyor. Bu bazen sert bir emir, bazen aklı kurcalayacak bir portre, eğreti bir cümle oluyor. Kendini tekrarlayıp belleklere zorla giren sokak sanatı, en zor geçiştirilebilecek sanat belki de, çünkü her köşebaşında aynı sokak sanatçısının farklı bir yapıtıyla karşılaşınca hafızayı uyandırmak zorunda kalıyorsunuz. «Ben bunu bir yerde görmüştüm » ler, sokak isimlerini hatırlamaya, kişinin yaşadığı yerin haritasını aklına kazımasıyla, varoluşunun fizikselliğine sahip çıkmasına kadar gidiyor. Mal mal (!) reklam panolarını izleyerek değil, gerçek bir şeyler görerek yürümek mümkün oluyor. Yarın bir gün, mahallenizin ortasına fallik bir işhanı dikileceği zaman, onu üç hafta sonra değil, binanın temeli atılırken ve onu alaşağı etmek hâlâ mümkünken farketmeniz olası hale geliyor. Direncinizin geç kalmaması için boyamanız gerekiyor. Yolları kaybetmemek için, şehri okuyabilmek gerekiyor ve graffiti bu okuryazarlığı sağlıyor. Hem de sadece bakmak yeterli. Böylesi kalleş bir yıkıma ancak sokaktaki müdahele yetişebiliyor ve sokağın burada ve herkes için olduğunu hatırlatıyor.
Kenti ağlak bir edebi metinden çok bir manifesto olarak yaşayabilmek için,
Beyaz duvarlar ve boş kafaları doldurmak için,
Benliği belletmek, iradeyi tazelemek için,
Çok geçmeden aktif ve kollektif.
resim aktifkollektif'ten alınmıştır.
git ve gör:
http://aktifkollektif.blogspot.com
11 Kasım 2008 Salı
anatomi

İnsanın bir birey hali, bir de insanlık hali var sanki.
İnsan bireyken, devamlı kendinin farkında olmak zorundaymışcasına, kendinden sıyrılıp, kabuğuna tepeden bakıyormuşcasına tutumludur. Düşünceleri tutumludur, bedenini israf edemez, alanı dardır. Sıçrasa sıçrasa seksekteki bir adım sonrasına sıçrayabilir.
İnsanlık hali ise tamamen rastgeledir ve ne yazık ki kendini tesadüfi gösterir. Rezil olmak, bireylikten sıvışma payıdır ve kazara varolabilir.
Kendini; kabuğunun dışında, tepede uçuşarak izlemeye kaptıranlar, bunu insanlık halinin keyfine yeğlerler ve zaten bir süre sonra insanlık halini unuturlar. Mağlub ve mağrur birer vatandaş, tutumlu ve dikbaşlı birer birey olurlar. Otobüste bir et yığını, kaldırımda tek bir makas, evde uyurgezerler olurlar ve toplumsal hayatı kareli defterler ile yaşarlar. Böylece birey olmak kolaylaşır, insanlık hali geri dönülemeyecek bir kapı olur ve kimse gerçekten yalnız kalamaz.
16 Ağustos 2007 Perşembe
çarşaf ve sonsuz işaretler dizisi.

Bugün otobüste iki sıra önümde çarşaflı bir kadın oturuyordu. Ben bindiğimde otobüste değildi, ne ara gelip oturdu,bilmiyorum. O yöne bakmama rağmen farketmemişim. A, bu arada bu türban veya -nasıl bir sorunsa o- türban sorunuyla alakalı bir yazı değil, söyleyeyim. Kimin vücudunu nasıl örttüğü beni ilgilendirmiyor, kadının vücudunu politikaya bile sokup, kadın vücuduna birşeyler sokulmasını engellemek için her cephede, sağında solunda, bu kadar uğraşılması asıl sorun bence. Türbanlı erkek diye bir şey de var,örtülü ödenek gibi oldu, ama nedense hep kadınlar üstünden, kadın bedeninden beslenen siyasal bir söylem var. Bunu hangi siyasi görüş yaparsa yapsın çirkin. Kadınları açalım,kadınları kapayalım. Aç kapa aç kapa artema. İşi zevzekliğe vurdum ama bak konu yine döndü dolaştı. Ben çarşafı bir imleç olarak inceleme fırsatı buldum bugün. Arkadan baktığımda,pencereden giren rüzgarla beraber dalgalan siyah bir kumaştan başka birşey görülmüyordu, ben de şöyle düşündüm. Çarşaf içindekini tamamen kapatıp,kaplıyor. Öyleki hareketleri bile kimsesizleştiriyor, iletişime dair ne varsa yolunu kesiyor. Bunun ilginç bir yönü de var, fark siliniyor. Yani lise üniformasının sınıf farklılıklarını sildiği yönündeki garip iddia gibi bir iddiada bulunmak değil derdim. Ama düşünsenize. Hiç farkedilmeden,bilinmeden herkesin arasında yürüyebilmek ne kadar sıvılaştırıcı. Kocaman siyah bir sonsuzluğun bir damlası gibi süzülmek. Kendinize dair ne varsa görselde dilsizleştirmek. Bunu "kötü" olarak nitelendirdiğimden değil, bu yönde düşünmedim ama burdan bakınca çok farklı tınladı zihnimde. Çarşafı giyenin taşıdığı tüm bu hali çarşafa "ters" bakan kendi başına yüklenmiyor mu? Yani kemalist bir taraftan bakan herkes, çarşafın kadını kimliksizleştirdiğinden dem vuruyor, değil mi? Bunu yaparken aynı zincirleme tekrarlanmış olmuyor mu? "Karafatma" ya da "Karaçarşaflı" denildiğinde neden o örtüye referansla konuşuluyor, eğer içindekini "salıvermek"se dert? Bu durumda çarşafın içindeki önemini yitirmiş olmuyor mu, eğer tüm dert kabuğunu soyuvermekse? Çarşaf,türban, bunlar gerçekte neyi imliyor? Bir dilbilgisi haritasında yeri zamir olacaksa, bu kadınları tam olarak neyden kurtarmış oluyoruz? Kimliksizleşmekten mi yoksa başka olumsuzlukların daha güvenli,daha kadıncıl olduğuna inanılan yeknesaklığına mı? Bence iş, otobüste içindekini merak ettiğimiz çarşafın yanında oturabilmekle başlıyor. (resim: memed erdener)
ps: yazıdaki betimlemelerin amacı kadının örtünmesini meşru kılmak ya da bunu estetize etmek değil, düşünce bulutunu aktarmaktır.
24 Temmuz 2007 Salı
23 Temmuz 2007 Pazartesi
2 Temmuz 22 Temmuz'da
Madımak'ın yıldönümüdür, vücutlarımızı sayı olarak dikelim diye mitinge gittik ailece Kadıköy'e. Mitinglerden medet ummam. Herkes bağırır, bayrak sallar, semboller anlamını yitirir, dışarda kalanı içeri davet etmek,merakını çekmek için bir çabada bulunulmaz. Hatta bana göre, polisin bariyerleri içeride bulunanları çok rahatsız etmemektedir, yani dışarıda olanlardan ayrı tutulmak sadece yer darlığı yarattığı için can sıkmaktadır. Ne bir ölüm sessizliği, ne de karnaval şenliği vardır çoğu zaman. Biz isterdik ki,tek bir bayrak olsun,rengi siyah olsun; ya hep beraber saz çalalım, sesler semaya yükselsin, bizi terkedenlerin kulağı çınlasın; ya da isterdik ki hepimiz susalım,yere uzanalım ve bir iki saatliğine ölelim.Ne mitinge çağrı olsun ne de örgütlenme. Bir anda başlasın herşey ve herkes davetli olsun bu kulak çekmeye. Ama öyle olmadı. 10 Kasım töreni gibi oldu ve bitti. Biz hamasete dayanamadık,geri döndük. Ben miyim tek yabani,bilemedim.Çok mu sabırsızım onu da bilemedim.
Bence mitingdeki en büyük direnişçi sucuydu. Sloganları bastırarak, yanık sesiyle "soğuk suu, burda 50 kuruş,içerde 1 ytlleeee" diye bağırıyordu; çırpınışı en yalın şekilde.Bir başka sucu çocuk etraftakileri süzüyordu, miting bile lüks geliyordu ona besbelli. Polis analarını ağlatıyordu romenleri içeri sokana kadar.
11 Haziran 2007 Pazartesi
bas bas bas

Babası Necla
Ben kıyamam ona
Söyle ona Nazım Hoca
Babası Necla
Ben kıyamam ona
Oynardı düşerdi
Düz yolda tökezlerdi
Arkasını kim beklerdi?
Babası
Necla
Kıyma
Duvarını kim izlerdi?
İzlerini kim sökerdi?
Duvağını kim çizdi?
Babası Necla
Ben kıyamam ona
Binbaşı Necla
Vuramam ona
Nasıl soyunsun suya
Bakmadan dokunana
Babası
Necla
Subaşı
Rütbe alırdı menzil almadan
Vuramam ben ona
Şayet düşerse merdivenden
Dikilirse kapıya
O zaman da anca sırtına
Binbaşı Necla
Vuramam ona
1 Mayıs 2007 Salı
yıkanıcam

internette nesneleşmek, bunun yaygınlaşması, dakikalık kimlik değişimleri hoşuma gitmemektedir. her türlü alışkanlığı, zevki, durumu,tutumu, takıntıyı saydamlık derecesinde internet denen dimağ makinesine aktarmak, bu dinamizmin içinde anlık kimliklerden ötekilere geçmek, buna isim takmak, subjectlemek,görsel bir kimlik oluşturmak, devamlı aramak,arayıp taramak,berikine aktarmak, akılda tutmaya vakit kalmadan yenisine atlamak, tüm bu zıplak veriyle zihniyet ve zevk yaratmak, kaydıraktan kayayım derken merdivende devamlı inip çıkmaya ya da merdivende futbol balesi yapmaya ,en iyi ihtimalle kaymak yerine kaydıraktan atlamaya benzemektedir.
bence kaydırağın altındaki halıyı çeksek daha iyi olur. yıkanmaya gidiyorum. *evimin yakınındaki perek emlakçısı,george perec'i sevmeme neden değildir.
24 Nisan 2007 Salı
kalecinin arkası merkez bankası.

Hayatımda ilk defa yağmursuz bir 23 nisan geçirdim.
İlk defa 23 Nisan törenlerini izlemedim ,TRT'yi açmadım sabahın köründe.
İlk defa bir çocuğa baktığımda bu kadar ters duygular hissettim.
Cumhuriyet geleneğidir, her yıl bir çocuğumuza iktidarın başlıca fetiş nesnesi olan koltuk devredilir. Bu zamana kadar koltuk dışındaki tüm iktidar araçlarını teslim etsek ne curcuna çıkar, hep onu düşünürdüm, kendimce keyiflenirdim, çocuklardan daha akıllı politikacı bulamayız. Bu yıl fırçabıyığımızın yerine oturan evladımız feleğimi şaşırttı bana. Gazetedeki resmini ilk gördüğümde çocuk olduğunu ancak, masaya anca yetişen kollarından anlayabildim. Bana kalırsa tüm berbat özellikleriyle bir yetişkin o.
Masumiyetin yitirilişi draması paralayacak değiliz. Keşke bu çocuğumuzun böylesi ustalıklı kıvırtık cevaplar vermesinin tek sebebi davranışçı psikolojiyle açıklanabilseydi," anası babası bilmiş yetiştirmiş" veya "kundaktayken meclis tv izlemiş" diyebilseydik. Çocukları biz böyle yaptık gibi beylik bir laf da yetmiyor.
En açık ve en yoğrulabilir dimağları,basmakalıp politikacı cevaplar vermeye çalışıyorsa; bizden,ebeveynden, prim yapanın çekiciliğinden farklı olarak; tüm görsel rezilliği ve uyarıcı kirliliği ile şimdiki zamanı ve ne oluyor ulanı düşünmek farz oldu demektir.
16 Nisan 2007 Pazartesi
günün ikilisi / couple of the day
2 Nisan 2007 Pazartesi
1 nisan'ı sevmek
sırtındaki basamaklardan düşme
kuyruğuna takılıp
tırmanamayacağın satırları
bil ki boncuk terlerini gözyaşlarıyla
karıştırırsın
kaşlarını saçlarına dolarsan
umulmadık çatala saplanırsın
tıpayı çek
tıpatıp tıp tıp
sen sen ol
düşersen takılıp
kuyruğunu tut
sapını çatıp
yaşını damıt.
24 Mart 2007 Cumartesi
babanın bakiresi olmak

öncelikle şu haberi okuyoruz,ve de ne görüyoruz!
beklenmedik bir şey görmediğimiz kesin.
yalnız ilk anda bana çok pornografik geldi, ensest ilişki havası var bu yemin törenlerinde. Kız bekaretini babası için saklıyor, babasına saklıyor da denilebilir. Tabi ki babanın kızla yattığı falan yok, ama nasıl anlatsam, olay tamamen -bize göre- sapkın bir ritüelle çevrili."İffet layfstayl"ı seçen amerikalı baba-kızlar,ki kızların kendisinin seçtiğini de pek iddia edemeyiz ebeveynlik kurumunun doğası gereği, spiritüel bir orgazmı gerçeğine tercih edebilirler eve bu gayet olağan.("doruk noktası") Fakat balo pek bir acaip. Beyaz elbise giydirilen kızlar, yüzük takmalar, yeminler...Bayağı düğün gibi bir tören. Hele babanın kızın gözlerine bakıp yemin etmesi,elini tutup yüzük takması pek bir romantik.Sonra burda takılan ziynet eşyaları kocaya devrediliyor, koca da hayırlısıyla iffete meşru şekilde kancayı takıyor,bekareti alıveriyor. Kız,babasına karşı da kadınlık görevini yerine getiriyor,yatakta orospu kısmı dışında, a pörfekt leydi. Sonra kocaya devrediliyor,çünkü dinen ensest ilişki çok fena ayıp.
MTV'deki "sweet sixteen" balolarına ve prom gecelerine alternatif olarak iffet layfstayl de alo düzenlemeye başlamış, "çılgın tüketim kültürü"nden kendini sıyırmak isteyen iyi hıristiyan amerikalılar, kızlarının tüketim boşluğunu doldurmak istemişler. ama istatistiklere göre, babanın kapsama alanından çıkar çıkmaz kızlar salıveriyorlarmış kendilerini,heralde yüzüğü ve bileziği bozdurup kaçıveriyorlar babakocanın elinden.
20 Mart 2007 Salı
12 Mart 2007 Pazartesi
zor durumdaki halk için ikinci bir şans / a second chance for a nation in desperation
aman yarabbi.
fena oluyorum.
kim yer lan bunu?
"Until recently,there was no high quality coffee in Rwanda. However,with the help of the foreigner resources, farmers were provided with coffee washing equipment and learned to cultivate priceless arabica Bourbon trees. This special coffee forms the 7% of the total exported coffee of Rwanda. With the support of Starbucks and international aid organizatiobs and with Rwanda's changing view towards coffee,farmers can see a bright future by increasing their income." (starbucks pamphlet)
who buys this crap?
sad skinhead
4 Mart 2007 Pazar
günün ikilisi / couple of the day


KAKÜL vs. PÜSKÜL
Püskül,doğası gereği,bir tuhafiyeci malıdır. Kakül ise işlev ve görüntü açısından püskülün insan vücudundaki kardeşidir.
Bugün halı püskülüne odaklandım ve düşündüm,püskül ne işe yarar diye.
İnsanoğlunun uğruna kan,ev kadınlarının uğruna ter döktüğü dışarıyı içeriye sokmama içerdekileri dışarı taşırmama işlevini üstlenen bu mükemmel ve ilkel buluş, eğer öncelikle eşyaların da kaküle ihtiyacı olduğu fikrinden doğduysa,insanoğlunu gerçekten hafife alıyorum demektir.
İnsanların yankısını eşyalarda bulduğum için midir ki karga gibi topluyorum, baykul gibi gözetliyorum,gözetiyorum onları?
Bu sırada kafama herhangi bir şey düşerse,bunu işaret olarak sayacağım.
Not: Çalı süpürgesi de kocaman bir püskülden,dolayısıyla kakülden ibarettir. Hatta etrafımızın püskülelr ve kaküllerle çevrili olduğunu söylersek,inanın.
24 Şubat 2007 Cumartesi
günün ikilisi / couple of the day


sümsük vs. sümbül
türkçe argo bakımından en zengin dillerden biri. başka bir cazibesi de,hayvanseverler için "iticiliği" olabilir; argomuzdaki aptal/süklüm püklüm anlamındaki birçok kelimenin de hayvanlar ve doğadan gelmesi gibi garip algılamalar da. angut,bir kuştur. sümsük de öyle. sümsük resmi ararken kuştan başka bir şey çıkacak mı diye baktım, olmadı. resmi harun yahya'nın sitesinde "Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet" başlığının altında bulmam da ayrı bir süpriz oldu. Bir de şöyle bir mantık yürütelim:Bu durumda biz yarattığımız bu şahane argo/algı dünyasında -pek de argo demeye dilim varmıyor ya neyse- Allah'ın güzelliğini öveceğimiz yerde bir de gırgır geçiyoruz; ki günlük hayatta bunun farkında olsak bir kısmımız gırgırın verdiği keyfi doya doya yaşarken bir kısmımız da tövbeler üstüne tövbeler eder. Yaratılanın yaratıcısına yarattığıyla nanik yapması apayrı bir lezzet dostlar. (kılıçları hazırlayın kafir var.)
sümbül de bu Allah'ın Güzellikleri'nden Bir Demet"in içinde yer alma potansiyeline sahip,her ağdalı çiçek gibi mazı mazı romantizm kokan bir bitkimiz. ama isminin getirdiği çağrışım zincirinden ve harflerinin melodisinden olsa gerek; sümbül deyince aklıma hımbıllık ve eblehlik geliyor.
ps:hayvanın bir suçu yok emel abla.
15 Şubat 2007 Perşembe
Bugün Gördüklerimiz ve Günün İkilisi Elele / Things we have seen today ft. couple of the day
Blogumdaki sergide başka bir iş daha görmüştüm, ama aceleyle onun resmini çekmeyi unutmuştum. Yine de güzel bir iş olduğu için aklımda tutmuştum: Avido.
Avido "arzu" demekmiş,Freudiyen bir anlamda büyük ihtimalle. Resmi olmadığı için dilimizle görselleştirelim:
Deri bir kemer, arkası duvar zeminine sabitlenmiş,uçları serbest. İç kısımları tuzlanmış. Kemerin ortasındaki boşlukta,havada, narçiçeği neondan AVIDO yazısı duruyor.
Durup düşündürüyor evet,biraz da bariz olmakla beraber.
Bugün de mendebur organizasyon IFistanbul'dan aldığımız biletlerin ilkini denedik. Avida. Salon dolu, sahneler başlar başlamaz arkadan bir "sanatsever" kahkahalar atmaya başladı. Başta yersiz olduğunu düşündüm,çünkü film anlaşılmaz bile değildi,anlatamıyordu.Fenaydı. Sonra düşündüm de yerinde bir tepkiydi,anlamayıp paniğe kapılan adam; bilinmezliği sofistike hımhımlarla süslediği kahkahasıyla süpürmek istedi. Olmadı. Film de olamamış zaten. Kendi haline bıraktım filmi,kuyruğuna basıp düştü. Biz de arkamızı döndük çıktık filmden.
İyi ki de çıkmışız,sıkılan insanlar bizi beklemişler çıkmak için.
Yemişim böle dekor sanatı. Yaşasın "sanatdiller"lik, kahrolsun sanatseverliğin eblek pasifizmi.
ps: imdb filmi komedi olarak değerlendirmiş,if istanbul eksalansları ise fantastik. komedi olma ihtimali bile daha yüksek,çünkü kaldırım taşları daha fantastik. Ayrıca filmde sürreel hiç bir şeye rastlamadım,izlediğim kısmında tabi. Ne adamın sağı ve dilsiz olduğunu,ne de diğerlerinin ketamin bağımlısı olduğunu anlayabildik. Anlamayınca takip edemedik, tepemiz attı. Olmalı mı olmamalı mı diye soruyoruz yönetmene, olamadı diyor. siz sığsınız demiş de olabilir,dinlemeden gittik.
Avido vs. Avida
I kept another piece in my mind,from the same exhibition on my blog.I couldn't take its picture,because i was in a hurry so that noone could see me taking pictures.
Avido. Avido means "desire",most probably in a Freudian way. Let me help you visualize.
A leather strap, fixed to the wall, the ends are freely hanging. The inner part of the strap is covered in salt. In the void at the middle of the strap hangs a firey orange neon writing : AVIDO.
It makes you stop and think, even though a bit obvious.
Today we tried the first of our tickets of the lame organization If Istanbul film festival.Avida. The hall was full,an "art-lover" started his laughters as soon as the scenes started blossoming. I thought that his laughters were inept, the movie wasn't even ununderstandable,it just couldn't tell anything,as if someone blindfolded the mind of the director. It was as meaningless as bourgeouisie ennui, which was at first i thought what movie was about. Then i thought that the laughing was the proper reaction, the guy who couldn't understand the film and pannicked,tried to sweep his anxiety with the laughter which he decorated with sophisticated mmms. It just couldn't make it. -the laughter and the film- So we turned our backs to the film and got out .
It was a good decision,those who were bored waited for someone to follow.
sod this decorative art. Long live art-lickers, damn the dumb passiveness of art-lovers.
29 Ocak 2007 Pazartesi
günün ikilisi / couple of the day
işaretler,Paget işaret sistemine göre mutlu ve üzgünü göstermektedir.
sol mutlu
sağ üzgün
mutluluk yukarı doğru,üzüntü aşağı doğru:Mutluyken birşeyler yukarı çıkıyor,üzgünken birşeyler aşağı iniyor,mutluyken birşeyler alıyoruz,üzgünken veriyoruz. Geri kalan işaretleri de öğreneyim,semiotik bir araştırma olsun.
The signs are from Paget Gorman Sign Speech. Happines is shown upwards whereas sadness is downwards. (It's common in English,"feeling down","cheer up"...) When we're happy,it's thought we're taking something,something is climbing upwards. When we're sad, we give something,something goes down. I would like to learn the rest of the signs, maybe it can be a semiotic-linguistic research for me.

