24 Ocak 2007 Çarşamba

ch.4 english translation

speaking of classification freaks, we shall intersect our readings.

"Secular Defilement", a chapter from the book "Purity and Danger", by Mary Douglas has settled my mind. Douglas claims that the concepts like "clean" and "dirty" are socially constructed. The classification system defined by social norms and structures, decides what is clean and what is filthy. Hygene is a justification to this detailed classification, brought to us by modernism. Something "out of its place" is associated with dirt and garbage. The classifications of the religion works like this too. According to the Hindus, the cooked food is contagiously dirty, whereas raw food is cleaner; it stays clean even though it passed from the hands of a member of the lower caste. We, on the other hand; find raw food dirty and wash it over and over again; sometimes even boil it until it's dead again.

Baumann explained the same situation in his article about "strangers". Those who we put in the category of strangers are the ones who we know about,but the ones that are not one of us; they are in the grey zone. They are strangers because we know them enough to classify them. They disturb us because they manifest the delicacy of the borders and the fictitiousness of our identities. (at least, they disturb the fascists.)

(It was also mentioned that Hrant Dink was seen as a threat because he was neither from us nor from them.)

All these intersect with an article in Cogito. Taner Ay slotted some views on the movie "Night Porter", one of which is Gerard Duponts, who sums everything up perfectly:

"Himmler was an agrarian married to a nurse.It must be understood that the concentration camps are the product of the fantasies of a chicken farmer and a nurse. Hospital plus chicken coop: The ghost behind the concentration camps. Millions were killed there,this is not to invalidate the charges against those responsible of the holocaust, on the contrary I want to purify them of the charm of the erotic values that is to be attributed to the concentration camps.

NAzis were,by the worst meaning of the word, housewives.They runned around with brooms in their hands,trying to purify the society of dirt,impurity,everything they found filthy: of Jews,homosexuals,mentally ills,non-aryans,blacks. (...)"

Let's think of all the classifications we make in a day. Thinking about Nazis afterwards is unpleasant,yes. Hygene,massacre and housewives ,side by side,yes,very unpleasant to think.
Think about it.



popstar -Bilinç Akışı blm6/stream of conscious ch6













Andy Warhol'un 15 dakikalığına ünlü olma hikayesinin bu kadar taşacağını düşünmemiştim.
20.yüzyılın en büyük yıldızları Naziler bence.kimse alınmasın.

I never thought Andy Warhol's "fame for 15 minutes" thing could be this extensive. I think the stars of the 20th century are the Nazis. -not to offend anyone-

23 Ocak 2007 Salı

bilinç akışı blm 4/ stream of conscious ch 4 Sınıflandırma,Temizlik ve Ev Kadınları




Tasnif manyakları demişken;tam da yeri gelmişken okuduklarımızı kesiştirmemek olmaz.
Geçen sene soc 102de Mary Douglas'ın "Purity and Danger" adlı kitabının "Secular Defilement" (Dünyevi Kirlenme) bölümünü okumuştum,aklımda yer etmişti. Douglas, "kirli" ve "temiz" kavramlarının toplumsal oluşumlar olduğunu söylüyor. Neyin temiz neyin kirli olduğuna toplumsal yapılanma ve normların oluşturduğu sınıflandırma sistemi karar veriyor. Hijyen ise modernizmden sonra bu ayrıma getirilen bir haklı çıkarma. Birşeyin "yerinin dışında" olması onu doğrudan kirlilik ya da çöp ile bağdaştırmamıza neden olur. Dinin getirdiği sınıflandırmalar da hayatımıza böyle girmektedir. Hindulara göre pişmiş yiyecek kirlilik taşıyabilir, çiğ yiyecek her kast arasında dolaşabilir, başka bir kasttan birinin elinden geçmesi sorun değildir. Bizde ise çiğ yiyecek yıkanır, iyice temizlenir, hatta bazen ikinci kez öldürülene kadar pişirilir.
Baumann da "yabancı olmak"la ilgili yazısında aynı şeye değinmişti. YAbancı olarak sınıflandırdığımız kategoridekiler, gri bölgededirler; bizden değildirler ama bilinmez de değildirler. Onlara yabancı dememizin bir nedeni onları tasnif edecek kadar bilmemizdir. Yabancılar sınırların hassasiyetini ve kimliğimizin kurgusallığını gösterdiği için bizi rahatsız ederler. (en azından faşistleri rahatsız ettikleri bir gerçek.)

AÇ PARANTEZ: Hrant Dink'in cenaze töreninden sonra NTV'de yapılan oturumda sanırım Gazi Üni.'den bir hoca, ya da Arus Hoca emin değilim, Hrant Dink'in niye rahatsız edici olabileceğine dair ipucunun onun "ne bizden ne onlardan" olması nda olduğunu söylerken de tam bundan bahsediyordu. Hrant Dink'in yabancı olarak nitelendirilememesi bazı kafaların kaldıramayacağı kadar rahatsız edici olsa gerek. KAPA PARANTEZ!

İşte tüm bunları kesiştiren Cogito'da okuduğum bir yazı oldu.Taner Ay yazısında Night Porter/Gece Bekçisi filmi üzerine fikirlere yer vermiş. Gerard Dupont da şunları söylemiş ve herşeyi çok güzel özetlemiş:
"Himmler, bir hemşireyle evlenmiş bir tür ziraatçıydı.AÇ PARANTEZ: himmler kılıbıktı bu arada aklıma geldi de KAPA PARANTEZ.Toplama kamplarının, bir hemşireyle bir tavuk yerleştiricisinin ortak fantezilerinden fırlamış olduğunu kavramak gerek. Hastane artı tavuk kümesi: İşte toplama kamplarının ardındaki hayalet.Milyonlarca insan öldürüldü orada; toplama kampı denilen girişime karşı yönetilen suçlamaları geçersizleştirmek için söylemiyorum bunu, tersine tam da toplama kamplarını onlara atfedilmek istenen erotik değerlerin büyüsünden arındırmak için söylüyorum.
Naziler,kelimenin en kötü anlamıyla ev kadınıydılar. Ellerindeki bezler ve süpürgelerle ortalıkta koşuşturup duruyorlar ve toplumu,dışkı,toz ve pislik olarak gördükleri herşeyden arındırmaya çalışıyorlardı: haz düşkünlerinden,eşcinsellerden,Yahudilerden, kanları saf olmayanlardan,siyahlar ve delilerden. (...)" cogito kış-bahar 1996 "Şiddet"
Bir günde ne kadar çok çizgi çizdiğimizi düşünelim. Sonra Nazileri düşünmek kafa bozucu,evet. Ev temizliği,hijyen ve katliam yanyana can sıkıcılar.
Bir düşün.

ps: ev kadınları-SA ev hanımları-SS güzin abla-propoganda bakanı





günün ikilisi / couple of the day



LOLLOBRIGIDA & LOLLOnun kendisi (itself)

Garip bir tesadüf. Kadere bak. Koskoca ilahe. İsminin içinde yeşillik var. Ben gina'yı tanımam.Filmini izlemedim. Kendisini cinerama'nın Gina Lollobrigida adlı parçasından bilirim. O şarkı sevdirmiştir bu kadınımızı.
Lollo'yu ise eve arada bir ev kadınlığımız pörtlesin diye aldığımız "Lezzet" dergisinden tanırım. Bu derginin hedef kitlesini çözemedim.Ama ortahallilere seslenmedikleri kesin. Girit kabağı,Kıbrıs turbu,mor havuç ve lollo gibi sebzeleri burdan öğrendik. İşin garibi hepsi perşembe pazarında var. İşte Lezzet dergisinde de "Kış sebzeleriyle dinç kalın" gibi bir başlık altında, iyice tasnif delisi haline getirilmiş ve sıkıntıdan yemekleri bahçeleştiren üst orta sınıf ev hanımına -ki öyle bişi yok,olsa olsa ev hanımımsısı olabilir- hitap eden tarifler vardı. Hepsi de mor sebzelerle yapılmıştı.Ki kışın sadece lollo,karalahana ve mor havuç mevcuttur. E karalahana da çok seksi birşey değil. Böylece lollo diye birşeyin varolduğunu ve dolmasının yapılabileceğini öğrendim. O günden beri de Lollobrigida şarkısını duyunca mor yapraklara sarınmış çıplak bir kadın geliyor gözümün önüne.


it's a strange coincidence.(coincidences are always strange.) What a destiny! That goddess,with salad in her name. I don't know Gina.I never watched her movies. I just know her thanks to Cinerama's song Gina Lollobrigida, which made me love her.
I know lollo from the recipe magazine "Lezzet" which we happened to buy to strenghten our housewife side. I never understood the audience of this magazine. But it's not for the housewives with avarage income. We learned about eccentric veggies like Cretan zucchini, Cyprus beet,purple carrot and lollo from this magazine. The weird thing is they happened to be bought in our Thursday market.(a weekly street market) There are recipes under the caption "Stay strong with winter vegetables" which adress the uppermidlle class housewives (if there's such women as housewives in uppermiddle class) that have become freaks of classification and make gardens out of dishes out of boredom. All were made of purple vegetables,which are solely purple cabbage,purple carrot and lollo. Purple cabbage is not so sexy. So I learned there existed something called lollo and it can be stuffed. Since that day, whenever I hear the song Gina Lollobrigida, I see a naked woman covered with purple leaves.

tüm bunlar nereden çıktı? (bilinç akışı blm 3,/stream of conscious ch.3)



çocukluk dedim de.
bu zincirin başlangıç noktası bugün mutlu olmam. mutlu olunca da nedenlerini kafamda sıralarım, bu vicdani bir hesaplaşmadır benim için. Adama sormazlar mı "Neden mutlusun?" diye.

1) hava 20 derece ve güneşli. böyle havaya limonata derler.(bob marleyi hatırladım.)
2)uzun zaman sonra bisiklete bindim. yosun kokladım.
3)hrant dink'in cenazesine gidemedim.ama televizyonda gördüğüm ucu bucağı görünmeyen kalabalık beni çok mutlu etti.sanırım birşeyler değişiyor.
4)kafam bulanık değil.yıldızlar görünebiliyor.

bir sonraki durağımız günün ikilisi.


talking about the childhood; the starting point of this chain of thoughts is my happiness. when i'm happy i list the reasons of it in my head, this is the settlement of conscience. Won't they ask you why you are happy?

1)weather is sweet: 20C,sun is shining. we describe the sweet weather as "weather llike lemonade" in turkish.(this reminded me of bob marley)
2)i cycled after a long time. i smelled the scent seaweed brought by the sou'wester.
3)i couldn't go to the ceremony for Hrant Dink.However the crowd that attended the ceremony was unique to turkish social history: it was kilometers long. one couldn't see the end of it. this made me happy. i think things are changing. at last.
4) my head is clear. you can see the stars

our next stop is the couple of the day.

ek!


unutmadan; bu link de okunmalı: http://baraka.gen.tr/node/38
Link ve resim "Çocuklar Yönetimde"ye ait. Çocuklar Yönetimde, Top Anaokulu'ndaki çocukların kurnazlık ve haşarılıkla yönetimini ele geçirdikleri anaokulundaki maceraları anlatıyor.

Ayrıca;Erdal Öz'ün "Benim Küçük Üçkağıtçım"a yazdığı not da dikkate değer: "Kitabı okuyup gerçekten beğenecek olursanız, büyüklerinize de okutun bu kitabı. Acı gerçekleri, bırakın onlar da öğrensinler. Ama bu kitabın çok şeyler öğrettiğini büyüklerinize sakın söylemeyin. SAkın ha. Onlar, gerçeklerin karşısında her zaman sizler kadar rahat olamazlar. Çekinirler. Korkarlar. Kitabı tehlikeli bulmaya bile kalkarlar. Hiç kitaptan korkulur mu diyeceksiniz. Korkulmaz elbette. Ama bakmayın, bir gün onlar da bu gerçeği anlayacaklar."
Tamam,ilk bakışta solcu paranoyası gibi gelebilir. Bence çocukların yetişkinlerden üstün olduğu noktanın gelişmesini sağlayıcı bir tutum: Dürüstlük. Bu çocuklara atfettiğimiz bir şey değildir; çocuklar alışılagelmiş ve dile gelmeyecek kadar kabul edilmiş toplumsal normları henüz benimsemediklerinden yetişkinlerden üstündürler. "Kral çıplak" diyenin çocuk olması şaşırtıcı değildir. Peki bunun pekiştirilmesi kötü mü? Hayır, çocuğun saflığı ve dürüstlüğü topluma ayak uydurmamalıdır, toplum bir çocuk dürüstlüğü ve saflığına hasret duymalıdır.İşte bu kadar!

çocuk kitapları listem (bilinç akışı blm2-stream of conscious ch2)


Micheal Ende dedik, linki de verelim : www.1001kitap.com/Cocuk/cim_dugme_ve_lokomotifci_lukas/cim07atlikarinca.html

Kitabın tümü burdan okunabilir.

Çocukken okuduğum kitaplar olmasa bugün böyle olmazdım. (sağol anne,sağol baba,sağol memo) Çocuk Kalbi gibi vıcık acındırık çocuk klasiklerini okumadım hiç. Daha sonra merak edip elime aldığımda da tat vermedi.
İbret olsun diye çocuğa kitap okutulmaz. Ömer Seyfettin mesela, "Bomba" diye bir öyküsü vardır, ki Milli Eğitim Bakanlığınca tavsiye edilmektedir gor biçimde, ibretin doruk noktasıdır: Şimdi tam hatırlamıyorum, sanırım Ruslarla savaşan milislerden bir adam gidiyor, dönmüyor. KArısı merak içinde. Sonra bir takım milis adamları geliyor galiba, kadına beze sarılı ağır birşey veriyorlar, diyorlar ki:"Bu bombadır,bunu kocan saklamanı istedi, bunu sakın açma patlar.Sakla dursun." Kadın saklıyor ama dayanamayıp bakıyor.(çünkü kadın. erkek akıllı, kadınsa meraklı ve zaafı olan bir yaratık Ömer SEyfettin'e göre) NE GÖRÜYOR? Beyaz beze sarılı şey kocasının kafası! HAdi bakalım. Çocuğa böyle şey okutulur mu!
Ya "Zeytin Ekmek" adlı öyküye ne demeli? KAdın dul kalıyor sanırım, veya kocasından haber yok. Aç kalıyor. Üç beş zeytinle ufacık ekmek yiyor. Başka da varlığı yok. Eski mahallesinden arkadaşı var, süslü püslü, pahalı kıyafetlerle geziniyor. Bizim kızın aklına giriyor. "Erkeklerle arkadaşlık edeceksin" diyor,"namussuzluk bunun neresinde?" Kızcağızın başını hem açlık hem de zenginlik döndürüyor, kabul ediyor. Süslüyorlar püslüyorlar,zengin bir beyzadenin evine. Eğlenceden sonra eve gidiliyor. Kız çok aç. Adam farkediyor. Gece gece yiyecek bir şey de yok. Kızın önüne ne konuyor dersiniz? ZEYTİN EKMEK!! eh be ya. Bu ne acı ! Yazık değil mi bu çocuklara. Vicdan overdose!
Her neyse konumuza dönelim. İşte listem:

Benim Küçük Üçkağıtçım- wernström- cem yayınevi-1978
Çocuklar Yönetimde-dr.gormander-cem yayınevi-1976
Kırmızı Balon-Lamorrisse-cem yayınevi-1975
Şamatalı Köy-Astrid Lindgren-can yayınevi-1990
Pippi Uzunçorap (serisi)-Astrid Lindgren- can yayınevi-1991
İpek Ayaklı Kedi SAtemin-Jutta Richter-Çınar yayınları-1993
Küçük Cadı (isminden daha fazlası var içinde)-Otfried Preussler-Varlık Çocuk-1996
Pimpirik ile Sümsük-Micheal Ende- Kabalcı-1995
Çıplak Gergedan-Micheal Ende-Kabalcı-1995
Baskan Yayınları'nın yeşil sırtlı çocuk kitapları serisi ~1968

Benim Küçük Üçkağıtçım ve Çocuklar Yönetimde isimlerinden de anlaşıldığı gibi içinde kapitalizm eleştirisi barındıran kitaplar. Verilen mesajları bir daha düşündüm; siyasi değiller, toplumsallar ve çocuğun tarafsız siyasi gelişimine engel oluşturmuyorlar. Ama varolan düzen hakkında birşeyler fısıldıyorlar ve bunu da herhangi bir ekonomik sistem,millet veya vatan üstünden vermiyorlar. Kabak gibi,çiğ kıssadan hisseleri yok.Temelde birlik olmanın gücünü gösteriyorlar. E zaten pedogojik açıdan sorunsuz ki annem bana vermiş.
Kitapların ortak yönleri,karakterlerin kişiliklerinin detaylıca anlatılması ve sağlam bir zemine oturtulması. Sıradışı kahramanların en sıradışı noktalarının sıradan olmaları da sık sık vurgulanıyor. Bu küçükken bana çok cesaret verirdi, hele benim gibi kendiyle derdi olan,kendiyle sürekli yarışan bir çocuksanız bu sıradanlığın altının çizilmesi çok önemli.
Kitapları bulursanız okuyun. Ben de bu arada Baskan Yayınları'nın yeşil sırtlı serisinin eksik kitaplarını tamamlıycam. Bir tanesini aldım ama Emre'ye hediye ettim. Onun daha çok ihtiyacı vardı bu kitaba.

Güzel resimlenmiş,içini karıştırırken sizi durduran çocuk kitaplarını almaya çalışın. Fiyatları çok artmış,ben de farkettim. Hiç olmazsa sahaflardan toplayın. Çocuk kitapları güçlü silahlar oldukları için ileride ideolojik safsatayla doldurulabilir, basitleştirilebilir, çocukları kişilikten,bireylikten çıkarıp "agucugucuu" yapılacak dekorlara dönüştürebilir. Bence önlemimizi alalım. ALırken de eğlenelim . Fena mı?

Bilinç Akışı blm 1-Stream of Conscious ch1





-Tuhafiyeci soygunu yapıyorsak, düğme seçeneklerine bakmalıyız diye düşünüp, düğme resimlerine bakarken aklıma gelenlerden bir düşünce zinciri oluşturdum. Kalın yazılmış kelimelerin açılımları bu yazıdan yukarıya doğru tırmanacaktır.-

Düğmelerime küçüklüğümden beri sadığımdır. Fermuarlar tatsızdır, bu konuda mormonlarla aynı fikirdeyim. Babam düğmelerin "mahrem" olduğunu düşünür, hatta yolda düğme bulunca kesinlikle alır; çünkü ona göre düğmeler insanların parçalarıdır. Haksız sayılmaz. Ben de yerde düğme bulunca alırım, ama ben karga soyundan geldiğim için toplarım düğmeleri. Evdeki dikiş kutusunda bir sürü düğme var. Küçüklüğümden kalanların kullanılması yasak. Sıkılınca onlarla oyalanıyordum çünkü. Hatta anneannemde ayrı bir set düğmem var. Çocuk düğmeleri en güzeli,ama plastik oldukları için renkleri çabuk bozuluyor. Sanırım en iyi düğmeler, 1980'lerden kalan pardesü ve ceket düğmeleri. En az 2 santim çapında ve deliksiz oluyorlar, bu nedenle kıyafet düğmesinden çok kurabiye,şeker veya makine düğmesini andırıyorlar. Tamamen mat olanına rastlamadım; ya saydam plastik oluyorlar -ki bu da renkli gölgeler demek!- ya da başka bir renge dönüyorlar.
Düğme hakkında şöyle bir yazı yazmışım:
"Düğme çok bilgili bir eşyadır. Dört delikli santral operatörüdür. Sınırı da yoktur. Başlamaz, bitmez. Ömür boyu başa sarılıp kullanılabilir. Türlü maceraları ses çıkarmadan izler, yerinden kalkmadan gezer ve onlara tanık olur. Bazı durumlarda boynunu bükse de vatanından kolay kolay kopmaz."

Düğmelerden bahsedince aklıma "Cim Düğme ve Lokomotifçi Lukas" geldi. Bu bir çocuk kitabı,yazarı da fevkalade adam Micheal Ende.


-I thought; if we are to make a haberdasher robbery, then we should look at the variety of buttons.So i produced a chain of thoughts while looking at the pictures of buttons.The expansions of the words written bold will climb upwards as pieces of my strem of conscious.-

I've always been faithful to my buttons since i was a kid. I find zippers really unpleasant, i agree with Mormons on this subject. My father thinks that buttons are "intimate", he grabs them if he sees any on the ground when he's walking down the street; as he thinks that buttons are pieces of people. He has a point. I take the buttons i find on the street too, but that's because i'm a crow when it comes to shiny beautiful things.
We have plenty of buttons in our sewing box. I forbidded the use of the ones that remained from my childhood clothes. I used to play with them when i got bored; which i did frequently as a kid. I even got a different set of buttons at my grandma's. The buttons of children garments are the best, but their colors fade easily as they are cheap plastic. I guess the best ones are the buttons of topcoats of 80's. They are at least of 2cm. diameter, they don't have holes on top; therefore they remind you/me of either sugars and cookies or machine buttons. They are never mat, they are either transparent -which means colorful shadows hurra!- or they shine in a different color.
I once wrote about buttons:
"Button is a very wise prop. It is a telephone exchange officer. It has no boundaries. It doesn't start, it doesn't finish. It can be rewinded and used again again eternally. The button witnesses various adventures and travels without even moving. Even though he puts his head down sometimes, he never leaves his homeland. "

Talking about buttons reminded me of a children's book called "Jim Button and Luke the engine driver", by micheal ende, the magnificient man.





22 Ocak 2007 Pazartesi

bir nevi ağıt / some kind of requiem


televizyon izliyordum.

Yıldırım Önal'ın filmini bulduğum için keyfim yerine gelmişti. Bir kanal ileri geçince gördüm. Hrant Dink'i öldürmüşler. Birileri. İşlek bir caddede sessizlik içinde yatan bir ceset. Her gün giyilen,sokakla,kaldırımla yıpranmış bezgin tabanlar bana bakıyor. Kahverengi pantolon. Çaresizlik. Kaldırıma dönmüş bir yüz. Çarpık ayaklar. Beyaz örtü vücudu kapayamıyor. Ayakuçları birbirine dönük.

Örtü kısa kaldı.

-acaba akşamları yorganın altında böyle mi yatardı?-

Bir ölüye ilk defa bu kadar şaşkınlıkla bakabiliyordum.
İlk defa bir ölünün canlı hayali koştu gözlerimde.

Çok değil,bir hafta önce gece eve dönmek için Şişli'de Tolga'yla otobüs bekliyordum. Cadde sessizdi. Aydınlığı bile ürkütücüydü, donuktu. "Böyle cadde olur mu?" demiştim, "ne kadar uğursuz!"
Sonra sınava çalışırken tekrar karşılaştığım Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu...
Cogito'dan şiddet öyküleri. Terör hikayeleri.
Neden göremedim acaba?
- Hergün herkes ölüyor da ondan farkına varamamış olacağım.-
Hrant Dink'i tanımazdım. Yazılarını hiç okumadım. Katıldığı söyleşileri, konferansları dinlemedim.
Ama yaşıyordu işte. Benim için herhangi biriydi. O herhangi birinin ölümü "canıma" dokundu.
Sadece benim canıma dokunmamış olacak ki; benzerini görmediğim bir yürüyüş başlayıverdi.
Olayı erken idrâk eden bir grup insan yürümeye başladı. Ölüyü seyretmekten huzuru kaçanlar da sonunda ne olduğunu anladı. "Hepimiz Hrantız." diyenlerin, alkış tutanların peşine takılıp, kuru kalabalık olmaktan çıktılar. Bir teyze, bir de liseli çocuk gördüm peşlerine takılan. Gülümsedim. Hiç beklemezdim.

Natali'yle yürüdük yağmurda. KAfa dağıtmak istedim. NAtali tanışmış Dink'le. Tatlı bir anısı kalmış.
NAtali ile babası İstanbul'a kar yağınca Kınalıada'ya gidip rakı-balık yaparlarmış, en büyük zevkleriymiş. Katya uyuşuk olduğu için, Celia da soğuğu sevmediğinden gelmezmiş. Baba kız vapur beklerken çay içmek istemişler. Çay içerken de Hrant Dink'le tanışıp sohbet etmişler. Zaten Agos'taki yazılarından haberdarlarmış. O da adaya gidiyormuş.
Kar, vapur , esmer bir adam.
Sen,ben, biz, Dink. Ben tanımazdım.
Natali için de sade, tatlı bir vapur arkadaşlığı.
Hergün ölen birileri. Dink ile dank edebildi kafama: Hayat herhangi birileri ile var zaten.
HEpimizin hayatı birileriyle o kadar ortak, o kadar kesişik, o kadar çakışık ki: Dilimle, böl, ayır, parçala. Öldür. Çıkabilir misin işin içinden? Beyhude. Acınacak kadar komik.
Hepimiz yine o kaldırımdan geçmeyecek miyiz? Orada yatanın hayali durmayacak mı?


i was watching tv.
i was happy to find a yıldırım önal movie.
i saw it when i skipped a channel. someone shot Hrant Dink.Someone. A dead body lying in silence on a crowded avenue.Exhausted soles,worn and torn everyday, staring at me. A pair of brown trousers. Despair. A face turned towards the pavement.Bandy feet. White sheet can't cover the body. Tiptoes facing each other.
Sheet is too short.
-Did he sleep like this under the quilt at night?-
This was the first time i could look at a dead body with such bewilderment.
first time the memory of an alive body runned through my eyes.

Not so long ago, a week before, i was waiting for the bus to home, with Tolga. The avenue was silent. Even with its illumination, it was frozen and scary. "What an avenue!" i said to myself; "how inauspicious!".
Later on the names i met again in the pages i studied: Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu...
Stories of violence in Cogito, stories of terror.
Why couldn't I see it coming?
-Maybe i didn't notice, since everyone's dying everyday anyway.-
I didn't know Hrant Dink very much. I never read his articles. I never listened to a word he said. I never came across to.
But he lived, he was living. He was somebody to me and the death of that somebody hurt me so much.
Apparently, it wasn't just me. A group of people comprehended what's going on earlier and started walking. Then others understood what's going on, disturbed from standing and staring at the dead body. They've joined those who applauded and shouted "We're all Hrant." I saw an elder woman, an highschool student catching up with them. I smiled. I wasn't expecting this.
In the evening, I walked under the rain with Natali. Natali knew H.Dink. She had a sweet memory of him:
NAtali and his father have this ritual they repeated on snowy days; they go to Kınalıada to drink rakı and eat balık. While waiting for the boat, they decided to get a cup of tea to warm themselves. They met Hrant there. Toni (nat's father) knew Hrant from his articles on Agos. He was also going to the island.
Snow,boat,a swarthy man.
You, me, us, Dink. I didn't know him.
A lovely friendship on boat for Natali.
Everyone dying everyday. It occurred to me with Dink: Life exists with somebodies.
Our lives are so connected,so coinciding,so intersecting. Cut,kill,seperate. Can you get out of it? Futile. Pathetically funny.
Won't we pass by that pavement? Won't the memory of the body remain?



cımbız/tweezers

is there left an untold story in litterature or cinema?

çok komik bir soru. bence var. ama şöyle bir durum var; insanlar büyüdükçe, okudukları kitaplar,gördükleri filmler ve etkilendikleri insanlar arttıkça,yani referans grupları büyüdükçe, saflıktan,özden uzaklaşıyorlar. yani 5 yaşında bir çocuk en güzel filmi çekebilecek temizliktedir. hafızayı doldurdukça,cepten yemeye başlarsın; yani hayalgücün genişliyor gibi görünse ,sadece obezleşmektedir.
sanat dışı bir örnek verecek olursak, totaliter rejim kurucusu diktatörlerin çoğu anti-entellektüeldir, çok okumazlar; okuduklarının da işlerine yarayan kısımlarını kullanırlar. Bu nedir? Aslında akıllıca olabilir o kontekste düşünüldüğünde, bu adamlar çetin cevizdir, zihinsel olarak iknaya pay bırakacak şekilde ayarlanmamışlardır,bu nedenle demokrasi, batı gibi konseptler zihin topraklarına tohum olarak atılamazlar.
sanatçılar için de aynı şeyi söylemez miyiz? çok görmüş, çok okumuş, harika bilgi dağarcığına sahip insanlar gördüm, hiçbiri sanatçı değildi, veya olmayı seçmemişlerdi. çünkü obez olmuşlar. dolup taşıyorlar. ne yapsalar başka bir şeyden ilham almış olacaklar, etkilenmemeleri imkansız çünkü çok geniş bir "yelpaze"leri var.
bu nedenle,hikaye bol ama o hikayeleri cımbızlayan biri yok.


this is a funny question.i think there is. however this is the case: as people grow older, as the films they've seen, the books they've read and the people they've been influenced by increases, as their reference groups are widened, they grow away from purity, from their essence, their cores. this means a five year old is better in making movies, a five year old is cleaner in mind. as we fill our memory, we start to spend what we have. even though it seems like our imagination is wider, it's just becomig obese.
if we are to give an example out of arts,dictators who build totalitarian regimes are anti-intellectuals, they don't read much, if they do; they just extract the parts which are benefitial to them.what is this? this might be clever; thinking within the context, these guys are always hard to break, they don't leave any room for persuasion mentally.That's why concepts like democracy and West can't be planted in their mental soil.
can't we say the same thing for the artists? i've seen people with extraordinary repertoire, seen much, read much, know much.None of them were artists in the real sense or did choose to be an artist.because they are obese. they are overloaded. whatever they do it will be within the range of the influences they've collected over the years. there's no chance for them to be pure with such a range.
that's why; there are loads of stories, for those who can pick them up.

open studio

ta da!
sonunda open studio ya katıldım. artık ordan karalıycam. maus kullanarak bu kadarını çizebileceğime bile inanmıyordum. openstudio tam bir çıfıt çarşısı olmakla beraber, interneti gerçekten faydalı bir şekilde kullandığım ikinci yer.birincisi last.fm. open studio içinde bir tuhafiyeci diyebiliriz. her türlü imgelem satılıyor. hepimiz çizelim. küçükken misafirlikte de elimize kalem tutuşturuldu sıkıntımız geçsin diye. şimdi de maus tutuşturuyorlar. ^_^

ta da!
finally i've joined the open studio. i'll be scrobbling there from now on. i didn't believe i could draw even this much with a mouse. openstudio is a complete rag bag, and the second place where i use the web for something useful. first is the last.fm. open studio can be referred to as a haberdasher as well. a range of fantasies are sold. (with a unique currency called "burak".) let's draw altogether.
when we were kids we were handed pencils so that we would stop fussing, now we are handed a mouse.

şekil 1 a / a photo of an old haberdasher in istanbul.
ps:foto indiragandidir,istanbulla ilgili bi siteden.
photo is taken from some site about old istanbul.no copyright,yes photocopy

21 Ocak 2007 Pazar

bence paint gelmiş geçmiş en güzel çizim programı. çiğ renkler plastik imgeler. vıcık vıcık.

e.t.for the imaginary reader:
i think mspaint is the best drawing program ever. colors are frustratingly Yellow Submarine-ish and the images produced are plastic.yucky aesthetics.

this drawing's called/
bunun adı:water my melon sexy dog.
a ha!
haberdasher---> perhaps hapertas; a kind of cloth. origin is obscure.
there's a universal oddity about haberdashers.why?


tuhafiyecinin ingilizce karşılığının (haberdasher) kaynağının belirsiz olması da çok tuhaf.evrensellik bir tuhaflık sözkonusu.

selam sana!/hello!

sonunda bu da oldu. ipliğimi pazara çıkardım. kendi kendime yer açtım. fuzuli de olsa fasulyeden de olsa. tuhafiyeci soymak istemiştim hep. tuhafiyeci niyetine kendimi soyuyorum. tuhafiyeci kalmadı pek.farkeden var mı? -bunu okuyan var mı diye bi sor- tuhafiyecide herşey vardır. insanın hayalgücünü gıdıklayacak herşey. şimdi yok. kalanları da ben soyucam. hadi bakalım. heyamola.

english version for the imaginary reader:
eventually.this has happened too. i've decided to display it all.i've opened a space for myself. even though it is not so offbeat,not so profound. i have always wanted to rob a haberdasher. funny enough,the english word for tuhafiyeci is haberdasher. tuhaf is absurd,weird in turkish. and haberdashers are the most absurd stores.at least in turkey.they sell everything; from pens to wool, from bras to marbles, from bracelets to nails. i wonder where the word haberdasher comes from.
instead of robbing a haberdasher, i'll try to unrobe myself.there isn't much haberdashers left.does anyone notice? does anyone even read is,is the right question perhaps. there's everything in an haberdasher. everything to tickle your imagination.and now there's none. if there's any, i'll rob them anyway. let's see.